ECEM ÇALHAN RÖPORTAJI

 

E: Oyunculuk serüveninin nasıl başladı?

ECEM : Oyunculuk serüvenim benim hatırladığım 1.sınıfta İzmir devlet tiyatrosu çocuk oyuncu seçmelerine annemin beni götürmesiyle başladı. Anneanneme mektup yazıp hatta mektubu kendim götürüp vermişim hala saklar. Mektupta ”anneanne tiyatro seçmelerini kazandım ama Emir kazanamadı ” yazmışım. Emir ilk aşkım tabii üzülmüşüm 🙂 Sınavı hatırlıyorum hayal meyal, klasik kız, gülümse, ağla demişler bir de Tarkan’ın kuzu kuzu şarkısıyla dans etmiştim. Annem de anlatınca pekişiyor şimdi şimdi. Daha sonraları anneannemin mahallesinden arkadaşlarım da anlatınca hatırlıyorum; biz tiyatro kurup oynayıp mahallede bilet falan satmışız ailelerimize, tamamıyla güdüsel olarak ilerleyen bir oyunculuk başlangıcı fakat daha sonraları uzun uzun yıllar boyunca aklıma gelmedi. Güzel sanatlar istiyordum ama resim istiyordum, grafikle ilgilendim bir ara lisede. Hep bir arayış içindeydim ama hepsi başlangıçta son buldu, demek ki ben aklımın unuttuğu fakat güdülerimde fazlasıyla yer eden oyunculu olma ihtiyacını arıyormuşum şimdi şimdi fark ediyorum. Sonrasında bunu hayata geçirmek için Atölye buldum, hiç beklenmedik derecesinde çok fazla çalışıp fakat kısa sürede güzel sanatlar fakültesi oyunculuk bölümünü kazandım, zaman kaybetmeden okula başladım, bu süreç biraz benim için önce kültürel anlamda başladı, önce okuyarak, anlayarak daha sonra tam olarak nasıl bir oyuncu olmak istediğimi şekillendirdi. Hep bilgiye aç olduğumu hissettim hala daha öyle ve bunun için önce okudum, özümsedim, bilinçlendim ve yolumu öyle şekillendirmeye başladım. Okulda da bu süreç böyle gitti, hocalarımız sağ olsun zorlayıcı ve dolu bir eğitim sürecinden geçirdiler ve bizi kendimiz için yeterli olmaya ittiler. Çabalamadan iyi sonuçlar olmayacağını okuldayken öğrendim.

E: Bir senaryoyu okurken en çok neye dikkat edersin? (Konu, Diyalog, Karakter)

Ecem  : Senaryoyu okurken öncelik olarak bütüne bakıyorum, anlatılmak istenenin nasıl anlatıldığına, tutarlılığına, gerçekliğine ve benim bu hikâyede karakter olarak nerde olduğuma ve bu karaktere ne kadar ruh verip ete kemiğe büründürürüm ona bakıyorum. Hikâyede gerçeklik arıyorum, seyirciye bu karakteri anlatabilir miyim, anlarlar mı, iyi de olsa kötü de olsa bir katharsis yaşatabilir miyim diyorum bütünün içinde. Karakter içinde empati olma ya da empati duyma arasında bir bağlantı kurmaya da bakıyorum. Tabii ki karakterle yaşamıyoruz ama ona bürünmeye çalışmak, çeşitlemek, boyut katmak ve bu karakteri senaryoda bulabilmeye bakıyorum. Benim için özellikle şu konu şu karakter olsun dediğim bir şey yok, önemli olan o hikâyede sizin yarattığınız gerçeklik. Tek düzelikten kaçınmaya çalışıyorum. Çünkü bir karakter kötüyse sadece salt kötü ya da hayatının her alanında kötücül olan biri olarak düşünmüyorum, kötü olmasına sebep olan dünya, toplum, aile, ilişkiler var, tabi, kötü olmak bir tercih bunu doğru buluyorum demiyorum fakat anlayabilmek ve seyirciye de bunu anlatabilmek gerek, sanat bunun için var ve bazen durumlar kötü olabiliyor karakter değil.  Bu yüzden kötü olan karakterin “mutlu olduğu ya da iyi olduğu hiçbir an mı yok? İyi sadece hep iyi ve kötü bir özelliği yok?” diyerek biçimlendirmeyi istiyorum. Senaryoda ‘da bunu ne kadar böyle yapabilirime bakıyorum. Çok konuştuğum bir yaştayım, bu kadarını anlatarak bitireyim 🙂

E : En çok hangi filmler ilgini çeker? (Komedi, Dram, Polisiye, Macera)

Ecem : Yol hikayeleri çok ilgimi çekiyor. Rastlantıya bağlı hikayelerden oluşan filmler. Bu tarz bir filmde rol almayı da çok isterim. Karakterin kendi alanının dışına çıktığı ve tanıştığı insanlara çarparak ilerledi, hayatını iyi ya da kötü değiştirdiği filmler. Mesela Wong Kar Wai’nin yönettiği “My Blueberry Nights”, ya da “Before Sunrise” üçlemesi gibi. Farklı hikayeleri tek filmde bize sunan ya da ”ansızın bir yabancıyla tanışır” olarak tamamıyla sonsuz ihtimalleri aklımda düşündüğüm filmler. Buna örnek dizi olarak Modern Love, Fleabag, 11.22.63 örnek verebilirim. Bir de Eternal Sunshine of the Spotless Mind örnek verebilirim. Yalınlığın içindeki o burukluğu yaratan filmler. Bazen bunun dışına da çıkabiliyorum ama bu tarzdan daha çok keyif alıyorum. Buna bir örnek Nicolas Bedos yönetmenliğini yaptığı La Belle Epoque filmi de olabilir. Güzel anılar, rastlantılar, dönüp bakıldığında gülümsemeyle anılan hatıralar. Hep yeniden başlama hissini hissettiren ve anlatan hikayeleri kapsayan filmleri seviyorum. Tabii bu tarzın dışına da çıkıyorum dışarından bakınca şu an çok romantik geldim ama sert, sarsıcı hikayeleri de seviyorum, hani film biter uzun bi süre sessizce yürürsün ve bağı koparamazsın, o his için de başka yönetmenlere ve hikayelere yöneliyorum şu an hatırladığım buna en iyi örnek Krzysztof Kieślowski- Krótki film o Zabijaniu diyebilirim, film sonunda kendinizden beklemediğiniz bir empatlık oluşuyor ve yol boyunca o hisle dağılmış yürüyebiliyorsunuz. Bazen rahatsız olmayı seviyorum filmde ve bunu fazlasıyla Almadovar filmlerinde yaşıyorum, La Piel Que Habito filminde o şaşkınlığı yaşamıştım, ya da kötü eğitim filminde, kimlik çatışması üzerine kurulu ve anlarken siz de dağılıyorsunuz, zaman algısı kırılıyor ve göstermeden yaparak tamamen sizin algınıza bırakıyor kronolojik sıralamayı. Ya da insan olarak hayatla mücadele edilen dönemlerin ve tercihlerin üzerine kurulu, seçtiklerimizden ibaret olan hayatımızı gösteren, bazen kabullenme bazen vazgeçmenin bir arada olduğu özellikle sanatçıyı ele alan varoluşunu gösteren filmleri de seviyorum. Coen brothers inside llewyn davis ve Lenny Abrahamson’ın Frank filmi gibi. Sistemin içinde ”kendi” olmanın zorluğunu çok güzel anlatıyor. Ve bağ kurarak sanırım bizler de onların yalnızlığını paylaşıyoruz.  Sevdiğim çok film ve farklı konular tarzlar var, bazen Tim Burton izleyerek kaybolmak başka dünyalarda, bazen düşünmek, bazen o yolculuğa çıkmak ve onlarla tanışan ben olmak istiyorum, o an ki ruh halim tarzımı biçimlendiriyor.

E: Hayatın bir film haline getirilse adı ne olsun isterdin? Neden?

Ecem : Düşündüm şu an.

Düşününce aklıma gelen ”Akşamsefası” oldu. Çocukluğumda o güzel yaz akşamlarında gece koşuştururken terliklerle hep sokaklarımızda akşamsefası çiçeği olurdu, sıcak esintiyle yüzümüze kokusu İzmir’de vururdu. O geceler gibi hissettiren manevi dolu, anılardan oluşan, sarmaşıklar içinde Before Midnight tadında bir film yapılsın isterdim, anıların konuşulduğu kalanın kaldığı gideni mutlulukla yollayıp andığımız, gecenin içinde gündoğumu gibi hissettiren. Dönüp baktığımda pişmanlıklarımın değil her şeyden iyi ki dediğim oturduğumuz masada yolculuğa çıkaran bir film. Hikâyenin kalabalık, benim sadece gösterilmesine vesile olduğum anlar. Finalde de Daft Punk- Veridis Quo çalsın. Mutlu son.

E: Kendini her yönden nasıl tanımlarsın?

Ecem : İnsanın kendini tanımlaması da çok zor.  Kısacası; inatçı, realist bir hayalperest.

 

E: An’ı mı yaşarsın yoksa ileriye yönelik planlar mı yaparsın?

Ecem : Bazı durumlarda an’ı yaşarım, ama hep geleceğe yönelik adımlar atarım, ayaklarım yere sağlam bassın inancını içimden atmıyorum ve bana fazlasıyla iyi de geliyor. An’ı yaşadığım tek şey Aşk olabilir, aşık olunca ayaklar pek yere basmıyor, geçmiş ya da gelecek önemli olmuyor. Ama hayat yolculuğumda sağlam ilerlemeyi, bin kez düşünüp, sakince karar vermeyi tercih ediyorum. Bunları yaparken de aşırı sabırsız ve heyecanlı oluyorum. Ama yine de kendi içinde tutarlı ilerliyor.

E: Seni hayatta bir adım öne taşıdığına inandığın bir hayat felsefen var mı?

Ecem : Ne olabilir ki? diye düşünüp kendimi ileri taşıyorum. En kötü ya da en iyi denen şey senin için değişebilir, hayatın ne getireceği ne olacağı belli olmaz diye düşünüyorum. Kendine inanmak” benim hayat felsefem olabilir. İnanmaktan vazgeçmemek ve risk almak.

E: Dahil olduğun yeni projeler var mı?  

Ecem : Henüz yok. Görüştüğümüz projeler var. Ben de heyecanla yeni yolculuğuma hazırlanıyorum.

E: Oyuncu olmak isteyenlere ne gibi önerilerin olur?  

Ecem : Okuyun, izleyin ve kendinize inanın. Faydacı bir düşünce biçimi sizi hep ileri taşır. Zaten gerisi yol.

E: 2023 için en güzel dileğin?

Ecem : Dünyamız için insanlığa iyilik, mutluluk, sağlık ve barış diliyorum.

Kendim için de sevdiklerimle mutlu bir sene.

 

 

 

 

 

@moodboardmags

Ecem Çalhan @ecemcalhan

Fotoğraf : Enes Kahraman @eneskahraman
Styling : Akın Özışık @akin.ozisik
Makyaj : Neşe Kaya @makeupnesekaya
Saç : Dinçer Yağcılar @dincer_yagclr
Styling Asistanı : Fatih Güre @iamfatihgure
Fotoğraf Asistanı : Tufan Çekiçurs @tufancekicurs
Röportaj : Akın Özışık @akin.ozisik
PR : Ferda İskitoğlu @iskitogluferda
Menajerlik : İcon Talent @icontalentofficial
Mekan : Radisson Blu Hotel Ottomare @radissonbluottomare